Öylesine derin duygularla ve şiir hassasiyetiyle yazılan mektuplardan sonra gerçekten “HİÇ AKLIMA GELMEZDİ AYRILIK”..!
Hayri Öztürk, “Al Şafaktan Gün Batıya” isimli romanından sonra ikinci eseri “Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık” ile edebiyatımıza özgün bir eser daha kazandırdı.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında cephe gerisinde yaşanan zorlukları, sefaleti ve bir milletin varoluş mücadelesini iki şairin ince ruhları çerçevesinde işlemiş yazar.
Ekonomik sıkıntıların artık açlıkla mücadeleye varan boyutu, eşleri cephelerde şehit düşmüş dulların namusuyla hayatta kalma çabası ve hâlâ üzerinden bir asır geçmesine rağmen toplumumuzun güncel konusu kadın hakları ve kadınların giyim kuşam sorunsalı, roman karakterlerine tartıştırılarak gelenekle modernizemin çatışması gözler önüne serilmiş.
Basmakalıp bir aşk hikayesi değil “Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık”. Şukufe, güzelliğiyle erkeklerin dikkatini çekse de etrafında dönen pervanelerden başını kaldırıp entelektüel kadınlar arasında yer alma gayreti içinde. Eserde gerçeklikten hiç kopulmamış lakin Realizm ve romantizm çatışmasının galibi ve mağlubunu okurun vicdanına bırakmış yazar.
Mektup yöntemi sayesinde iç monologlara ve psikolojik tahlillere yoğun bir şekilde yer veren yazar, mütareke dönemine deyim yerindeyse voltajı yüksek bir projektör tutmuş. Bu yönüyle edebiyat tarihimizde ‘dönem romanları’ içinde önemli bir yer tutacağı şimdiden söylenebilir.
Eserde küçük editör hataları pilavın içinden dişinize dokunan taş hissi verse de edebî lezzeti ve sürükleyiciliğinden bir şey kaybettirmemiş. Bölümleri numaralandırmak ya da herhangi bir işaretle belirtmek yerine şiirlerden taç mısralarla taçlandırarak özgünlüğünü kez daha pekiştirmiş.
Tarihi ve edebî bir roman olan “Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık” sosyal medya mecralarında, reklamlarda ve gazetelerde gözünüze gözünüze sokulan popüler edebiyatın “şekerli sakız” diye tabir ettiğim romanlardan hiç değil. Şekerli sakızın akıbetini bilmeyen yoktur herhalde. Zaten yazarımız Hayri Öztürk’ün “Çok satılanlar” arasında yer almak gibi bir kaygısı da yok. Onun kaygısı edebîlik ve kalıcılık. Daha net şekliyle edebiyat tarihimizde yer alarak âb-ı hayatı yudumlamak…
Harun Yücel
Hayri Öztürk, “Al Şafaktan Gün Batıya” isimli romanından sonra ikinci eseri “Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık” ile edebiyatımıza özgün bir eser daha kazandırdı.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında cephe gerisinde yaşanan zorlukları, sefaleti ve bir milletin varoluş mücadelesini iki şairin ince ruhları çerçevesinde işlemiş yazar.
Ekonomik sıkıntıların artık açlıkla mücadeleye varan boyutu, eşleri cephelerde şehit düşmüş dulların namusuyla hayatta kalma çabası ve hâlâ üzerinden bir asır geçmesine rağmen toplumumuzun güncel konusu kadın hakları ve kadınların giyim kuşam sorunsalı, roman karakterlerine tartıştırılarak gelenekle modernizemin çatışması gözler önüne serilmiş.
Basmakalıp bir aşk hikayesi değil “Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık”. Şukufe, güzelliğiyle erkeklerin dikkatini çekse de etrafında dönen pervanelerden başını kaldırıp entelektüel kadınlar arasında yer alma gayreti içinde. Eserde gerçeklikten hiç kopulmamış lakin Realizm ve romantizm çatışmasının galibi ve mağlubunu okurun vicdanına bırakmış yazar.
Mektup yöntemi sayesinde iç monologlara ve psikolojik tahlillere yoğun bir şekilde yer veren yazar, mütareke dönemine deyim yerindeyse voltajı yüksek bir projektör tutmuş. Bu yönüyle edebiyat tarihimizde ‘dönem romanları’ içinde önemli bir yer tutacağı şimdiden söylenebilir.
Eserde küçük editör hataları pilavın içinden dişinize dokunan taş hissi verse de edebî lezzeti ve sürükleyiciliğinden bir şey kaybettirmemiş. Bölümleri numaralandırmak ya da herhangi bir işaretle belirtmek yerine şiirlerden taç mısralarla taçlandırarak özgünlüğünü kez daha pekiştirmiş.
Tarihi ve edebî bir roman olan “Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık” sosyal medya mecralarında, reklamlarda ve gazetelerde gözünüze gözünüze sokulan popüler edebiyatın “şekerli sakız” diye tabir ettiğim romanlardan hiç değil. Şekerli sakızın akıbetini bilmeyen yoktur herhalde. Zaten yazarımız Hayri Öztürk’ün “Çok satılanlar” arasında yer almak gibi bir kaygısı da yok. Onun kaygısı edebîlik ve kalıcılık. Daha net şekliyle edebiyat tarihimizde yer alarak âb-ı hayatı yudumlamak…
Harun Yücel