İçindekiler
- 1 Teknoloji Nedir?
- 2 Teknolojinin İnsan Yaşamına Olumlu Etkileri
- 3 Teknolojinin Zararları: İnsan Yaşamı Üzerindeki Olumsuz Etkileri
Teknoloji Nedir?
Teknoloji, insanların ihtiyaçlarını karşılamak, işleri kolaylaştırmak veya çözümlemek için bilgi, araçlar, yöntemler ve süreçlerin kullanımıyla ilgili alanı ifade eder. Temelde, teknoloji, bilgiyi pratik amaçlar için kullanılabilir hale getiren her şeyi kapsar. Basit makinelerden karmaşık bilgisayar sistemlerine kadar geniş yelpazede teknoloji içerir. Teknoloji, medeniyetin gelişmesinde önemli rol oynamıştır ve günümüzde hayatın neredeyse her alanında kullanılmaktadır.
1. Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel disiplindir (Simon, 1983, s.173).
2. Teknoloji, somut ve deneysel anlamda, temel olarak teknik yönden yeterli küçük grubun örgütlü bir hiyerarşi yardımıyla bütünün geri kalanı (insanlar, olaylar, makineler vb.) üzerinde denetimi sağlamasıdır (McDermott, 1981, s.142).
3. Öğretim teknolojileri tarihi konusunda önemli bir isim olan Paul Saettler teknolojiyi şöyle tanımlamaktadır: “Teknoloji (Latince texere fiilinden türetilmiştir; örmek, oluşturmak (construct) anlamına gelir) birçoklarının düşündüğü gibi makine kullanmak değildir. Teknoloji, bilimin uygulamalı bir sanat dalı haline dönüşmesidir. Uygulamalı sanat terimi Fransız sosyolog Jackques Ellul tarafından kullanılmış ve kısaca technique olarak isimlendirilmiştir. O, teknolojiyi bir technique uyarınca yapılmış bir makine olarak görmüş ve technique’nin ancak küçük bir bölümünün makine tarafından ifade edilebildiğinden bahsetmiştir. Belirli bir teknik sayesinde sadece makinenin değil, makineye ait öğretimsel uygulamalarında gerçekleştirilebileceğinden söz etmiştir. Sonuç olarak davranış bilimi ile öğretim teknolojileri arasındaki ilişki, doğal bilimlerle mühendislik teknolojisi arasındaki ya da biyoloji ile sağlık teknolojisi arasındaki ilişkiyle benzer hatta aynıdır” (Saettler, 1968, ss. 5-6).
4. Ünlü bir eğitim teknoloğu olan James Finn teknolojiyi tanımlarken şöyle demektedir: “Makine kullanımının yanı sıra teknoloji, sistemler, işlemler, yönetim ve kontrol mekanizmalarıyla hem insandan hem de eşyadan kaynaklanan sorunlara, sorunların zorluk derecesine, teknik çözüm olasılıklarına, ve ekonomik değerlerine uygun çözüm üretebilmek için bir bakış açısıdır” (Finn, 1960, s.10).
5. Bilim ve teknolojinin farklılığını belirtmek için ilk nükleer denizaltıyı yapan ve serbest bir eğitim eleştirmeni olan Amiral Hyman Rickover şöyle söylüyor: “Bilim ve teknoloji birbirine karıştırılmamalıdır. Bilim, doğadaki görüngülerin (fenomenlerin) gözlenerek, zaten var olan doğru ve gerçeklerin ortaya çıkarılması ve gözlemler sonucunda elde edilen verilerin düzenlenerek gerçeklerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin ortaya konulduğu teorilerin oluşturulmasıdır. Teknoloji asla bilim için bir otorite olamaz. Teknoloji insan aklını ve vücudunu güçlendirmek, üstün kılmak için geliştirilecek aletler, teknikler ve yöntemler üzerinde durur. Bilimsel yöntem, insan faktörünün tamamen dışlanmasını gerektirir, şöyle ki; gerçeği arayan kimse, kendinin ya da diğer insanların hoşlanacağı veya sevmeyeceği şeylerle, popülist değerlerle ve herhangi bir çıkar uğruna çalışmaz. Diğer yandan teknoloji fikir (bilim) değil de hareket olduğundan, eğer insani değerler göz ardı edilirse tamamıyla tehlikeli bir sonuca da yol açabilir (Knezevich & Eye, 1970, s.17).
6. Bir sanayi dalı ile ilgili yapım yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi (Güncel Türkçe Sözlük).
7. Bir endüstri dalıyla ilgili yapım yöntemlerinin, yollarının ve araçlarının incelenmesinden oluşan bilgi dalı (BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü).
8. Bir sanayi dalı ile ilgili yapım yöntemlerini, kullanılan araç, gereç ve aletleri kapsayan bilgi: § “Yirminci yüzyıl sonunda teknoloji şu kadar ilerlemiş.” -Adalet Ağaoğlu, Geçerken, 28. § “Değişen, teknoloji karşısında, milletleri…” -Yavuz Bülent Bakiler, Üsküp’ten Kosova’ya, 163. § “Mesele bir (teknoloji) ifadesine bürünmeye yüz tutmuş.” -Necip Fazıl Kısakürek, İhtilal, 334. § “… ayrıca teknoloji gereklerinin, alışverişinin hemen başka ülkelere kaydırılmasına elverişli olmaması, Amerika’nın Şili ekonomisini kesinlikle köstekleme niyetini ortaya koymuştu. -Attila İlhan, Batının Deli Gömleği, 20. (BSTS / Türkçede Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü).

Teknolojinin Önemi
Sanayileşmenin en belirgin ögesi teknoloji üretebilmektir. Teknoloji üretebildiğiniz, bilgiyi ürün tasarlamada kullanabildiğiniz takdirde ticarette rekabet üstünlüğünü, savunma sistem başkasına vermeyeceğine göre salt teknoloji transferi yaparak sanayileşmemiz ve kalkınmamız, savunma sistemlerinde de caydırıcılığı sağlamamız olası değildir. Amaç kendi teknolojimizi kendimizin üretmesi olmalıdır. Kendi teknolojisini üreten bir sanayileşme ile ulusal ekonomiye, ülkenin mühendislik gücüne ve ulusal teknolojiye en yüksek katkıyı sağlayabilir, beyin göçünü önleyebilirsiniz.
Teknolojiyi kısaca bilimsel bilgiden yararlanarak yeni bir ürün geliştirmek, üretmek ve hizmet desteği sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve yöntemler bütünü olarak tanımlayabiliriz.
Özgün üretim için gerekli safhaları da dörde ayırabiliriz:
- Bilimsel bilgiye ulaşmak veya geliştirmek
- Bilgiden faydalanarak bir ürün tasarlamak (tasarım yeteneği veya teknolojisi)
- Tasarlanan bir ürünün üretim tekniklerini belirlemek (üretim teknolojisi)
- Üretim
Ürün geliştirmek için gerekli malzeme ve ekipmanı çeşitli kaynaklardan bulabilirsiniz. Önemli olan tasarım yeteneğine sahip olmaktır. Tasarım yeteneğine sahipseniz her şeyi yapabilirsiniz. Bağımsızlık da bundan sonra gelir.
Teknoloji, ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirlemekte ve uluslararası yarışta sahibine büyük bir ticari üstünlük sağlamaktadır. Dünya ulusları teknoloji üretebilenler ve üretemeyenler olarak ikiye ayrılmakta, teknoloji üretemeyen uluslar az gelişmiş uluslar olarak sınıflandırılmaktadır.
Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir.
Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi “bilim ve teknoloji temelli” sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısıyla toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Teknolojinin Tarihsel Gelişimi
Bilim ve teknolojinin gelişim serüveni, ilk insanın akıl, mantık ve duyu organlarını maddeye yöneltmesiyle başlar. Bu serüven, kabul gören coğrafi bölgeler ve kültürler arasında seyahat eder ve her yere maddi gücünü de beraberinde taşır. Bilimin ve teknolojinin gücünü kavrayan Büyük İskender, yaşadığı çağa siyasal damgasını vururken, ondan sonra gelen İslam dünyası da, yine bilim ve teknoloji aracılığıyla yaratıcının buyruklarını dünyanın dört bir yanına taşır. İslam dünyasından sonra bilimi benimseyen Avrupa, dünyayı kendisine sömürge yaparken, Amerika bilim ve teknolojinin gücüyle sömürgeciliği devralarak, hertürlü zehirli ürünleri deneyerek gezegeni bir çöplüğe dönüştürür.
İnsanlığın İlerlemesindeki Evrimi ve Teknolojik Değişimin Yolculuğu
Bilimin ilk tohumlarını M.Ö. 3000 yıllarında, medeniyetin pırıltılarının görüldüğü Mezopotamya uygarlığında görüyoruz. Bilim, ilk yolculuğuna doğu uygarlığından çıkar. Mısır uygarlığından sonra Batı’ya geçen bilim, önce İyonya’ya, sonra Atina’ya, Güney İtalya’ya gider ve yeniden İskenderiye’ye döner. Roma İmparatorluğunun çökmesi ve Ortaçağ bağnazlarının muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yakmasıyla yok olmaya yüz tutan bilim, İslamiyetin doğuşuyla yeniden canlanır ve gelişir. 7. yüzyıldan 13. yüzyılın sonlarına kadar İslamiyetin himayesinde gelişen ve modern anlamda tohumları atılan bilim, yeniden Avrupa’da canlanmaya başlar. Avrupa’dan Amerika yolculuğuna çıkan bilim, yolculuğa çıkmadan önce teknolojiyi de yanına alır. Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin öncülüğünde Asya’ya da yerleşen bilim, toplumda pek yeri olmasa da, 20. yüzyılın sonunda kendi toplumunu ve modern insanı oluşturarak Nemrutluğunu ilan eder.
Eski Mısır Dönemi Teknolojisi
M.Ö. 3000 yıllarında, Nil ve Fırat kıyılarında rahiplerin yönetiminde yerleşik hayat yaşayan Sümerler, günlük yaşamlarında teknolojik ürünleri kullanıyor ve yaşamı daha kolaylaştırmak için çevreden görgüsel olarak bilgi topluyorlardı. M.Ö. 2500’lü yıllara gelindiğinde ise çarpım tablosunu kullanıp matematiksel bazı hesaplamaları yapıyorlardı. M.Ö. 2000 yıllarında Sümerler’den bilim meşalesini alan Babilliler, karekök ve küpkök alma gibi hesaplamaları yapmak için bazı tablolar geliştirirler. M.Ö. 1000 yıllarına kadar Sümerler ve Babilliler döneminde elde edilen bilgiler daha çok empirik bilgi düzeyinde kalır.
Eski Yunan Dönemi Teknolojisi
M.Ö. 1000 yıllarından sonra Ege kıyılarında yaşayan Yunanlılar, dünyaya anlam arama çabasıyla felsefe yapmaya başlarlar. Yunanistan ve Güney İtalya’da yaşayan Yunanlılar, bilimin tohumlarını İyonya’da atar ve felsefe biliminin de öncülüğünü yaparlar. Bilinen ilk Yunan bilgini Milet’te yaşayan Thales’tir. Thales, astronomi ve felsefe alanlarında etkili olmuş, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atmıştır. Thales, düşüncelerini Mısır gibi farklı ülkelere yaptığı seyahatlerden elde ettiği bilgilerle yoğurmuştur. Thales’in öğrencileri Anaximander ve Anaximenes sayesinde Yunanlıların doğa olaylarına olan ilgisi artar ve bilim gelişmeye başlar. Ancak M.Ö. 550’li yıllarda Perslerin Yunan topraklarını istilasıyla bilimin gelişimi duraklar.
Materyalist ve rasyonalist akımların etkisi altında fikirlerini oluşturan Pythagoras, matematiği önemseyen bir filozoftur. Pythagoras’a göre, evrenin yapı taşı sayıdır. Onun öğrencisi Herakletios ve Parmenides de felsefi düşünceleriyle önemli katkılarda bulunmuşlardır. M.Ö. 450 yıllarında Empedocles ve Demokritos gibi bilim insanları, materyalist yaklaşımlarıyla bilimin gelişimine katkıda bulunmuşlardır.
Sofistler olarak bilinen bir grup düşünür, mantık oyunlarıyla insanlara doğru ve yanlış arasındaki farkı öğretmiş ve fikirlerini Atina’da rahatça ifade etmişlerdir. Sokrates, bu düşünce tarzına karşı çıkmış ve insanın iyi, akıllı ve dürüst olmasını araştırmıştır. Ancak siyasi otoritenin rahatsızlığı nedeniyle Sokrates, idam edilmiştir.
Sokrates’in ölümünden sonra öğrencisi Platon, Atina’ya dönerek Akademisini kurmuş ve matematikle birlikte mistik düşüncelere de önem vermiştir. Eudoxus ve Aristoteles gibi Platon’un öğrencileri de bilimin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Aristoteles’in etkisi uzun yıllar devam etmiş ve Ortaçağ boyunca hem İslam dünyasını hem de Batı kültürünü etkilemiştir.
Çinliler bu dönemde birçok önemli buluş yapmışlardır. Ancak siyasi otoritenin düşünce özgürlüğüne karşı tutumu nedeniyle, bilim ve felsefe alanında ilerleme kaydedememişlerdir. Büyük İskender’in fetihleri, Yunan düşüncesini diğer kültürlerle tanıştırmış ve bilimsel gelişmeye olanak sağlamıştır. İskender’in himayesinde, İskenderiye Müzesi gibi önemli merkezler kurulmuş ve birçok bilim insanı yetişmiştir.
Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve kilisenin etkisinin artmasıyla bilimin gelişimi durmuş ve birçok bilimsel eser yok edilmiştir. Bu süreçte, Hypatia gibi önemli bilim insanları dahi siyasi nedenlerle öldürülmüştür. Ortaçağ boyunca, bilim ve felsefe alanında gerileme yaşanmış ve dönem olarak karanlık bir çağ olarak anılmıştır.
İslam Dünyasındaki Teknolojik Gelişmeler
600’lerde doğup kısa sürede gelişen İslamiyet ile, Büyük İskender döneminde olduğu gibi bilim bir kez daha yeşerir. Kur’an’da tabiatın incelenmesine yönelik olarak bulunan 750 ayet ve Peygamber’in rehberliği ile yaratıcının sırlarını arayan Müslümanlar, deneye ve gözleme dayalı bilimin temelini atarlar. Bu dönemde Emevi Halifelerinden Muaviye, bir milyon civarında kitabı barındıran “Darü’l-Hikme”yi (İlim Kültür Yuvası) kurar. Yine Halife el-Hakim, 400.000 ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba’da toplar. 8. yüzyılın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles’in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının birçok eserini Arapçaya çevirtir. Halife el-Memun, Bizans’a ve Hindistan’a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan Yazmalarını ister. Böylece İslam dünyası, kendilerinden önce yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler ve daha sonra çalışmalar Arapça’dan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti’nin kurulmasıyla Musevi, Hristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması İspanya’yı bilim ve kültür merkezi haline getirir.
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, “Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler” olarak dört grupta toplar ve modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier’e öncülük eder. El-Kindi, Einstein’dan 1100 yıl önce 800 yılında izafiyet teorisiyle uğraşır. El-Kindi, “Zaman cismin varolma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin modaliteleridir” der. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir; göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür der.
18. yüzyılın matematik bilgini Gerolamo Cardano’nun “İnsanlığın 12 büyük düşünüründen biri” dediği Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekleyerek bugünkü kullandığımız rakamları oluşturur. Fen bilimlerinde deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, ekliptik meyli en doğru şekilde hesaplayarak kaşifler arasına girer. Trigonometrik bağıntıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar. J.E.Montucia’nın 1802’de yayınladığı “Histories des Mathematiques” adlı eserde, “Johann Müller’in bilimsel eserleri çok zengin olmakla beraber, bir zamanlar zannedildiği kadar orijinal değildir. J.Müller’in kendisinden önceki yıllarda, bu konuda yazılmış olan eserler hakkında bilgisi vardı. Bilhassa el-Battani ve Nasirüddin Tusi’den birşeyler aldı” der. El-Battani, Tanjant ve Kotanjant’ın tanımını yaparak “Sinüs, Tanjant ve Kotanjant’ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar ve küresel üçgenlerde, köşelerden birinin dik olması halinde üçgende geçerli olan bağıntıları ortaya koyar.
Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır, tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler. Ebü’l-Vefa Trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batylamus’a karşı, “Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtasıyla nakledilir” diyerek, yaptığı sayısız denemelerle “göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne intikal ettirildiğini” söyleyen İbnü-l-Heysem, optik biliminin öncüsüdür. Çeşitli maddelerin birbirinden ayırt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tespit eden el-Beyruni, 973 yılında “Bilimsel çalışmaların, deneylerle ispat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu” söyler.
İbnu’n-Nefis 1200’lerde küçük kan dolaşımını keşfeder. Bursalı Kadızade Rumi 1100’lerde, “Siyasi otoritenin, ilim müesseselerine karışmaması gerektiğini” söyleyerek zamanın Hükümdarı Uluğ Bey’e karşı tavır alır ve istediğini yaptırır. Şerafettin Sabuncuoğlu 1300’lerde hayvanlar üzerinde çeşitli deneyler yaparak deneysel fizyolojinin öncülüğünü yapar. Sabuncuoğlu, yılan zehirine karşı antidot olarak kullanmak istediği bir tiryakı önce horozlarda, sonra da kendi üzerinde dener.
Gıyaseddin Cemşid, Kadızade Rumi ve Ali Kuşçu tarafından ortak hazırlanan ve 1018 kuyruklu yıldızın konumunu içeren “Zic-i Gurgani” isimli yapıt, kronoloji sistemleri, pratik astronomi ve çeşitli kuramsal matematik konularını içerir. Ali Kuşçu, Fatih’in davetini kabul ederek İstanbul’a gelir ve Ayasofya Medresesi Müderrisliğine (Profesörlüğü) getirilir. 15. yüzyılda Mursiyeli İbrahim Akdeniz Haritasını, 16. yüzyılda ise Piri Reis I. ve II. Dünya haritasını çizerek deniz kılavuzu mahiyetindeki “Kitab-ı Bahriye” adlı coğrafya eserini yazar.
Bizans Kralı Jüstinyen’in yaptırdığı Ayasofya’nın kubbesine çıkıp, Hz.Süleyman’a hitaben “Ey Süleyman bugün seni geçtim” demesine karşın Selimiye’yi yapan Mimar Sinan, “Ey zavallı Jüstinyen, Allah ü Vahidü’l-Ahad, herkesten ve her şeyden üstündür” diyerek cevap verir. 1630 yılında Hezarfen Ahmed Çelebi uçma denemeleri yapar. Katib Çelebi ise aynı yıllarda yerküreyi, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Mecellenika (Avustralya) ve kutup bölgeleri olmak üzere altı kıtaya ayırır. Katib Çelebi 14.500 yazar ve yorumcuyu kapsayan “Keşfü’z-Zunun” adlı bibliyografya lugati ile, bir bibliyografya uzmanı olduğunu ortaya koyar.
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra medreselerden tabiat bilimlerinin öğretilmesi yavaş yavaş kalkar. Dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik İslam dünyasının bilim dünyasından silinip yok olmasına neden olur. Araplar batının kölesi konumuna düşerken, tarih boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapan Türkler ise bilim ve teknolojiye gereken ilgiyi göstermemelerinin bedelini fethettiği topraklardan kovularak ve barbar ilan edilerek öder.
İslam dünyasının bilimle uğraştığı parlak dönemlerinde, Avrupa’nın Hristiyan dünyası büyü, simya ve astrolojiyle uğraşıyordu. Halkın kültür düzeyi çok düşük olduğu için bilimle kimse ilgilenmiyordu. Kilise ile daima ters düşen Kutsal Roma İmparatoru Frederik II (1194-1250), Arapça’dan bazı bilimsel eserleri Latinceye çevirtir. Ancak bu çevirinin amacının bilim için mi, yoksa kiliseyi kızdırmak için mi olduğu tartışmalıdır. Onüçüncü yüzyılda Avrupa’da Kilisenin öncülüğünde üniversiteler kurulurken iki de manastır düzeni ortaya çıkar. Bilime katkılarıyla bilinen Fransisken manastırı ve felsefeye katkıları ile bilinen Dominiken manastırı. Dominiken manastırının yetiştirdiği en büyük din düşünürü St. Thomas Aquinas’dır (1225-1274). Skolastizm’in kurucusu olan St. Thomas, “bilginin iki kaynağı vardır, biri inanç, diğeri ise doğal akıl yürütmedir. İnanç bilgisini kutsal kitaptan alır; akıl yürütme ise aklın süzgecinden geçirilerek düzenlenen ve yorumlanan duyu verilerini kullanır ve bunun en yüce örnekleri de Eflatun ve Aristoteles’te vardı” der. Fransisken manastırının yetiştirdiği en büyük bilim adamı ise Roger Bacon’dur (1214-1294). Bacon El Heysem’den etkilenerek optik bilimi üzerinde çalışır. Bacon, eğitim ve deneysel bilimde matematiğin çok önemli olduğunu söyler ve bilimsel çalışmalarda gözlem ve deneyin öneminden bahseder. Oysa dönemde Avrupa’da matematik, Müslümanların uğraştığı bir alan olarak görülür ve uğraşanlara da iyi gözle bakılmazdı.
14. yüzyılda matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arasında Arapça’dan ve Eski Yunanca’dan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles’in tüm kitapları 1495 yılında basılır. Thales’in Mısır’a, İslam dünyasının Bizans ve Hindistan’a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatlar gibi Avrupa’dan birçok bilim adamı İslam dünyasına seyahat yaparak bilimsel kitapları toplarlar. Bir kere daha bilimsel eserler Doğu Uygarlığından Batı Uygarlığına doğru yönelir. Eski Yunanca’dan Arapça’ya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapça’dan Latinceye çevrilmeye başlanır.
Rönesans Sonrası Teknolojik Gelişmeler
Kilise ile bilimi bağdaştırmaya çalışan skolastik düşünürlere rağmen Avrupa Rönesans dönemiyle birlikte yavaş yavaş kilisenin baskısından kurtulmaya başlar. Rönesans döneminde bilim adamından çok, sanatçı, tarihçi ve politikacı yetişir, ancak Heykeltraş, Mimar, Ressam olduğu kadar Jeoloji, Astronomi, Anatomi ve Fizyoloji gibi alanlarda yaptığı çalışmalarla da tanınan Leonardo da Vinci (1452-1519), Rönesans döneminde yetişen en önemli bilim adamı olarak da bilinir. Zanaatkarların atölyelerinin Rönesans döneminde oldukça faal olduğu da görülür.
Nicolaus Copernicus’un (1473-1543), evreni yer merkezli değil de güneş merkezli olarak görmesi sadece modern bilimin başlangıcı değil, aynı zamanda insanın evrende yerini saptamasının da başlangıcı olarak kabul edilir. Polonya’nın Toruń kentinde dünyaya gelen Copernicus, düşüncelerinin çoğunu Pythagoras ve Aristoteles’ten alır. Ancak Copernicus, kiliseden çekindiği için fikirlerini açıkça dile getirmez. Ancak yaşamının son yılında ağır hasta yatağında iken dostu Osiander tarafından “Göksel Kürelerin Dönüşü Üzerine” adlı eseri basılır ve başlangıçta pek çok entelektüel tarafından küçümsenir. Martin Luther, Copernicus’a hitaben “Bu ahmak, astronomi bilimini ters-yüz etmeye heveslidir. Oysa, kutsal kitap bize, Yeşu’nun yerküreyi değil, güneşi durdurduğunu söyler” der. Rönesans’ın kilisenin hakimiyetini yıkması ve Copernicus’un yaklaşımı, Aydınlanma Çağı’nı ve modern bilimin bugünkü anlamdaki şekillenme sürecini başlatır. Süreci izleyerek, Tycho Brahe (1546-1601), Johannes Kepler (1571-1630), Galileo Galilei (1564-1642), William Harvey (1578-1657), Nicolaus Steno (1638-1686) ve Isaac Newton (1642-1727) gibi bilim adamları, bugünkü anlamda modern bilimin temellerini atarlar.
Bilime Dayalı Teknolojilerin Gelişimi
Sanayi Devrimine kadar teknoloji, mucitler sayesinde daima bilimden önde gider ve Sanayi Devriminden sonra bilime dayalı teknolojiler dönemi başlar. Zanaatkar atölyeleri yerlerini, bilim adamının laboratuvarlarına, Araştırma-geliştirme (Ar-Ge) merkezlerine ve fabrikalara bırakır. Bilimin itici gücü sadece entelektüel merak değil daha çok sermaye olur. Bilimsel gücün para demek olduğunu anlayan birçok tüccar, bilim adamlarıyla yakın dostluk içerisine girerek onların çalışmalarını finanse eder. Böylece Avrupa, ticari sömürgeciliğin en iyi aracının bilim ve teknoloji olduğunu anlar ve bilime dayalı teknoloji çağı başlar. Bilime dayalı teknolojinin ilk örneği Thomas Alva Edison’un laboratuvarında gerçekleştirdiği elektrik teknolojisi (elektrik lambası, güç santralı – 1887) olarak görülür. Henri Ford’un 1908 yılında seri olarak otomobil üretmesi ‘kütlesel üretim’ kavramını da ortaya koyar. Röntgen’in X ışınlarını keşfi (1895) ve arkasından doğal radyoaktivitenin keşfi (1896), Thomson’un elektronu keşfi, Planck’ın kuantum kavramını ortaya atması ve Einstein’in foton kavramı (1905) ve genel görelilik teorisini ortaya koyması gibi bilimsel gelişmeler, modern bilimin doğuşunu simgeler. Doğuşun temelinde I. ve II. Dünya Savaşlarının yanı sıra farklı kültürlerin bir araya gelmesi de etkilidir.
Yoğun madde fiziği, malzeme bilimi ve elektroniğin gelişmesiyle bilgisayar ve telekomünikasyon teknolojileri ortaya çıkar. Yazılı iletişimin gelişimiyle birlikte, telgraf, sabit görüntülerin elektrikle iletimi, daktilo, telefon, fonograf, televizyon yayını, teleks, haberleşme uydusu, transatlantik fiber optik kablo, telefaks gibi iletişim teknolojileri de gelişir. Bilginin işlenmesi, iletilmesi, depolanması ve yeni bilim alanları olan enformatik, yazılım, optoelektronik ve fotonik gibi teknolojilere dayalı alanlar ortaya çıkar. Transistörün geliştirilmesini takiben, bilime dayalı “ileri teknolojiler” doğar. Biyoteknoloji, gen mühendisliği ve moleküler biyoloji ile birlikte üretim sistemindeki değişimlerle birlikte ürünlerin boyutlarında minyatürleşme görülür ve gıda üretimi tarlalardan araştırma laboratuvarlarına kaymaya başlar.
Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinin Başlangıcı
Bilim ve teknolojinin serüveni sonucunda, sınırları tanımlanmamış genişlemeye ve aynı zamanda sınırsız ihtiyaçlar yaratmaya yönelik istikrarsız bir yapı olan ‘bilgi toplumu’ ortaya çıkar. Sanayı toplumunda olduğu gibi, bilgi toplumunda da insan dahil her şey üretim faktörü açısından ele alınmaktadır. Sanayı toplumunun ihtiyaç duyduğu insan gücünü, iş ve emek ilişkisinin nasıl olması gerektiğini Taylor tanımlamıştı. Bilgi toplumunun gerektirdiği işi ve insan gücünü de W. Edwards Deming tanımlamaktadır. Deming’e göre, bilgi toplumunun işçisi sadece söyleneni yapan değil, aktif olarak üretime katılan, asgari bir fen ve matematik bilgisi olan kişiler olmalıdır. Bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu işçilerin büyük çoğunluğunun üniversite mezunu olması gerekmektedir. Böylece, bilgi toplumunda ayakta kalarak üretim faktörü olma özelliğini sürdürebilecek modern insanda olması gereken vasıflar uzmanlarca şu şekilde belirleniyor: Teknolojik gelişmelere ve değişimlere adapte olabilme, kendini yenileyebilme yeteneği, ileri teknolojilere aşinalık, teknolojinin sosyal boyutunu kavrayabilme, en az bir yabancı dil bilme ve disiplinler arasında çalışabilme özelliğine sahip olma.
Bilim ve teknoloji, yeni bir toplum şekillendirdiği gibi yeni bir insan gücünü de tanımlamaktadır. Böylece, 20. yüzyılın siyasi atmosferini dolduran emek-sermaye ilişkisi, 21. yüzyıla girilirken yerini yönetim-bilgi-sermaye ilişkisine, emeğin performansı da bilginin performansına bırakır. Başında, magazin sayfalarında gösterişli kapitalistler kadar, profesyonel yönetici ve bilim adamlarının da simaları görülmeye başlanır. Serbest piyasa ekonomisi, banka ağları, bilgi ağları, ulaşım şebekesi, çok uluslu şirketler ve sonuç olarak küreselleşme kavramı ortaya çıkar. Böylece, insanın faaliyetleri ulusal devletin dışına çıkarak uluslararası mahiyet kazanır. Diğer taraftan, insan birçok bilgiye ulaşırken insana ait birçok özel bilgiye de kredi kartı, personel bilgi formu gibi formlar sayesinde erişilebilmektedir. Yine, dünyanın birçok yerinde yürütülen ‘Genom’ projesinin sonuçlanması ile insan bir de ‘gen kimlik kartı’na sahip olacak. İnsanın gen haritasını tanımlayan kimlik, sosyal statüdeki konumu da belirleyebilecek. Örneğin, DNA içerisindeki şifrelere göre anlamlandırılan kodlar sayesinde insanın neye meyilli olduğu tespit edilecek ve iş bulmada, evlenmede ve herhangi bir yere üyelikte kodların çözümüne bakılacaktır. Kodlarından şizofreniye meyilli veya başka bir hastalığa eğimli gibi anlam çıkartılan insanın yaşamı daha başlangıçta altüst olabilecek ve daima kontrol altında tutulacaktır.
İnsanı belli merkezlerden yönlendirebilme yeteneğini de beraberinde getirerek, birçok gayri meşru iktidarın meşrulaştırılması rolünü üstlenir. Bilim, siyasi iktidarların teorik düşünce boyutundaki haklılığını doğrulamanın peşinde koşturulurken, teknoloji de toplumun kontrol altına alınması yönünde geliştirilmektedir. Gelişmiş ülkelerin harcamalarına bir göz atıldığında, yatırımların çoğunun insanı hedef alan savaş teknolojisine veya insanın eylemlerini denetlemeye dayanan kontrol mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik olduğu görülür. Modern insan, sanki hemcinsini mahkum etmeye veya yok etmeye yönelik programlanmış gibi üretmektedir.
Bilim ve teknoloji, şekillendirdiği yükseköğretim kurumlarında üretilen modern köleler eliyle bir taraftan kendine endeksli toplumu ortaya çıkartırken, diğer taraftan da ürünleri ile doğayı nükleer çöplük haline getirmekte ve kozmosu kaosa doğru sürüklemektedir. Gözü kapalı kölelerini ürettiği oran da gözü kapalı karşıtlarını da üretmeye başlamıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren alevlenen çevrecilik hareketleri sonucunda, teknolojinin hoyrat ve sınırsız gelişimine müdahale etme düşüncesi ile ‘yumuşak teknoloji’ kavramı gündeme gelir.
Teknolojinin İnsan Yaşamına Olumlu Etkileri
Teknolojinin geçmişten günümüze kadar insan yaşamına birçok olumlu etkisi olmuştur. İnsanlar, bilimsel araştırmaları, insanların doğası gereği merak edip sorgulamaları sonucu yaptıkları çalışmalarla meydana getirirler. “Technoslogos”, teknolojinin Latince karşılığıdır. “Techne”, yapmak, “logos”, bilmek anlamına gelmektedir. Alet ve edevatın yapılması için gerekli olan bilgi ve yetenektir.
Sanayinin en belirgin ögesi teknoloji üretebilmektir. Uluslar teknoloji üretip, bilgiyi ürün tasarlamada kullanabildiği ölçüde ticarette rekabet üstünlüğünü, savunmada da caydırıcılığı sağlayabilir. Böylelikle ülkelerin teknoloji üretmesi gelişmişlikleriyle doğrudan ilgilidir.
Günümüz dünyasında bir ülkenin diğer ülkeler üzerindeki saygınlığı ve dünya ülkeleri arasındaki konumu, teknolojisinin gelişimiyle yakından ilgilidir. Teknolojik gelişmelerin sağlığa, eğitime, haberleşmeye ve her alana olumlu katkısı mutlaka vardır.
İleri Teknolojinin Hayatımıza Getirdiği Pozitif Değişimler
Teknolojik gelişmelerin eğitim üzerine etkisinin 19. yüzyıla kadar pek fazla değiştiği söylenemez. 19. yüzyıla kadar eğitimde hep klasik uygulamalar kullanılmıştır. Tahta, sıra, tebeşir vb. gibi uygulamalar varken, 19. yüzyılda durum değişime uğramıştır. Günümüzde bir kütüphane dolusu kitabın içinde bulunan bilgi bir diskin içine sığabilmektedir. Uydu ve internet teknolojisi sayesinde dünyanın bir ucundaki kütüphanede bulunan bilgilere ulaşabilmekteyiz.
1. İnternet ağı sayesinde Dünya’nın bir ucundaki bilgiye ulaşıyoruz. Teknolojinin gelişimi yaşam standartlarını artırmakta ve insana daha rahat bir yaşam sunmaktadır. Milattan önce 5000 yılında saatte 2-3 km hız yapabilen kızaklarla taşımacılık yapılırken, 20. yüzyılda jet motorlarının yapılmasıyla saatte 1000 km’lik hızın üzerine çıkılmıştır.
2. Teknoloji sayesinde insanlar daha rahat yaşam koşullarına sahip olurlar ve işlerini daha çabuk ve daha rahat yaparlar, böylece ömürleri uzar. Evlerimizde kullandığımız çamaşır bulaşık makinelerinden tüm teknolojik aletler işlerimizi daha rahat yapmamıza olanak sağlar. Evlerimizde kullandığımız teknoloji ürünü araçlar sayesinde işlerimizi daha kısa sürede, daha rahat ve daha az enerji harcayarak yapabilmekteyiz.
3. Teknoloji tıp alanında da çığır açan ürünlerle insanların hayatına olumlu etki etmektedir. Sinirbilim alanında kullanılan son teknolojiler, birçok etik sorunun tartışılmasına neden olmaktadır. Teknolojilerin herhangi bir tıbbi endikasyon olmadan, bireylerin zihinsel ve beyinsel yetenek ve kapasitelerinin geliştirilmesi veya güçlendirilmesi amacıyla kullanılması gibi.
Teknolojinin ürünü olan ulaşım araçları sayesinde uzun mesafelere kısa zamanda ulaşabiliyoruz. Matbaa makinesi kitapların, gazetelerin, dergilerin vb. hızlı basılmasını sağlayarak toplumu aydınlatmakta yardımcı olmaktadır.
Teknolojinin Zararları: İnsan Yaşamı Üzerindeki Olumsuz Etkileri
Teknolojinin insan yaşamı üzerine olumlu birçok etkisi olduğu gibi, olumsuz birçok etkisi de vardır. Teknolojik gelişmeler ülkeler arası rekabeti meydana getirir. Çünkü teknoloji üreten ülkeler, diğer ülkeler karşısında özellikle ekonomik ve askeri yönden üstünlük sağlar, bu da büyük bir rekabete yol açar. Teknolojik gelişmelerle birlikte, teknolojik gelişmeyi gerçekleştiren ülkeler, diğer ülkelere hakimiyet sağlamış olurlar. Hep daha fazlasını, daha iyisini istemeye neden olur. Teknolojisi üstün olan ülkeler, diğer ülkelere baskı uygular ve o ülkeleri kendi himayeleri altına almak isterler. Çünkü teknolojisi üstün olan ülkelerin ekonomik durumları, askeri durumları, eğitim durumları, sağlık durumları ve hemen hemen her alandaki durumları diğerlerine göre daha iyidir.
Makale çok aydınlatıcı ve bilgili olmuş teşekkürler.